Blog

  • Yolların Sonu

    Bazı şiirler okunmaz; içe iner.
    Yolların Sonu da onlardan biri. Atsız bu şiirde bir gurbete gitmiyor aslında; insanın kendi içine attığı o uzun yürüyüşü anlatıyor. Ne kadar kalabalık olursak olalım, bazı yollar nihayetinde tek kişilik. İnsan, kendi acısını sırtlanıp yürürken ne tanıdığı kalıyor yanında, ne de beklediği bir ses.

    Ben bu şiiri her okuyuşumda şunu hissediyorum:

    İnsanı tüketen, yolun uzunluğu değil; yolun sonunda kimsenin olmamasıdır.

    Atsız bunu saklamıyor.
    Göndere göndere yanına dönen bir kişinin değil; giderken bile kimsesiz kalacağını bile bile yürüyen bir adamın sesi var mısralarda.

    “İtler bile gülecek kimsesizliğimize” derken bile, acınacak hâline acımıyor.
    Kaderiyle alay ediyor gibi…
    Bu, kırılganlık değil; gururun kalınlaşmış kabuğu.

    Atsız’ın “gayız” dediği şey sıradan insanların öfkesi değil.
    Bu, yıllarca susmuş, yıllarca susmaya zorlanmış bir yüreğin son kez geriye bakışı.
    İnsan, kendini tüketen bir davaya tutulduğunda, yol arkadaşlığı da lüks oluyor.
    Şiir, işte tam bu noktada sertleşiyor:

    “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz.”

    Bu söz sadece bir hüküm değil; bir hükmün ardından gelen infazdır.
    Şair, kimseyi küçümsemiyor; sadece gerçeği söylüyor:
    Kiminle yürürsen yürüyüşün yarım kalır…
    Bu yol tek kişilik.

    Bir insanın yürüdüğü yolun sonunda ne vardır?
    Atsız buna net bir cevap veriyor:
    Bir ideal.
    Bir ülkü.
    Bir kendini gerçekleştirme.

    O “Dilek adlı saray”, aslında maddi bir yapı değil.
    Şairin ömrü boyunca aradığı anlam.
    O anlamı bulduğunda da artık dünya ile işi kalmıyor.

    Ve orada Kür Şad’ın eli uzatılır…
    Bu aslında şudur:

    “Yolun sonunda seni karşılayan kimse yoksa bile,
    kendi kahramanlığın seni karşılar.”

    Bu şiirin bütün ağırlığı burada birikir.

    Şiirdeki en sert gerçek şu:
    Yolun sonu diye bir şey yok.
    İnsan yürüdükçe kendi içindeki uçurumu genişletiyor.
    Her adım, geçmişte bırakılan bir insanın, bir anının, bir hayalin son nefesi gibi.

    Atsız’ın melankolisi acıdan değil; acının kabulünden geliyor.
    O yüzden şiir, ağlayan bir adamın değil;
    acıyla büyümüş bir adamın soğukkanlı sesiyle yazılmış.


    Bu şiir, kaybedenlerin değil; kaybetmeyi göze alanların şiiridir

    Çoğu insan bu şiirdeki kimsesizliği zayıflık sanır.
    Oysa Atsız’ın anlatmak istediği başka:

    “Bu yola yalnız gireceksin,
    çünkü kalabalıkla yürüyenlerin bir ülküsü olmaz.”

    Ve şiir biterken bir sessizlik çöker.
    O sessizlik, yorgunluk değil; kabulleniştir.
    Yol devam edecektir.
    Yürüyen de tek başına devam edecektir.

    Bu yüzden Yolların Sonu, bir gidişi değil;
    kendinden vazgeçmeyişi anlatır.

  • Eski Bir Sonbahar

     

    Sonbahardı… Seninle geçiyorduk o yoldan;
    Topraklardan, havadan bir hüzün taşıyordu.
    Bize yaklaşıyordu.
    Gönlümüzde yepyeni bir duygu yaşıyordu.
    Rüzgarların değildi bu musiki, bu hüzün;
    Hatırladın değil mi? Kuşlar ağlaşıyordu…
    Havada bir serinlik… Tatlı bir hayal gibi…
    Toprak nasıl meçhuldü tıpkı istikbal gibi?
    O gün tabiat başka bir türlü yaşıyordu.
    Kalbin acı, gözlerin yaşla dolmuştu senin;
    Yapraklar gibi yere dökülüyordu enin;
    O nağme mesafeyi, zaman aşıyordu.
    O bir beste değildi:Kuşlar ağlaşıyordu.
    En hazin şey muhakkak öksüz kalan ocaktır.
    Bu ocak hüzünlerle dolup boşalacaktır.
    Eski bir sonbaharı, küçük kuşları anmak
    Belki veda etmektir sana birkaç satırla…
    Yine bir sonbaharda ordan yalnız geçersen
    Beraber geçtiğimiz serin günü hatırla!..

  • Ruh Adam’da Selim Pusat Neden Güntülü’ye Kapıldı? Neden Ayşe Değil?

    Atsız’ın Ruh Adam romanında Selim Pusat’ın Güntülü’ye yönelişi sıradan bir aşk hikâyesi değildir. Bu tercih, romanın metafizik, psikolojik ve kader temalarını belirleyen en kritik unsurlardan biridir.

    Selim, Güntülü’yü ilk kez gördüğünde onda Çamlı Koru’da duyduğu esrarengiz kadın sesini tanır. Bu ses, Selim’in ruhunda yıllardır kapanmayan bir yaradır ve Güntülü konuştuğu anda Selim’in bütün dengesi bozulur. Ayşe hiçbir zaman böyle derin bir etki yaratamaz. Güntülü ise sesiyle, bakışlarıyla, hatta acımasız tavrıyla Selim’in bütün iradesini altüst eder.

    Selim’in Ayşe’ye karşı duygusu nezaket ve alışkanlıktan ibarettir; fakat Güntülü karşısında kendini yenilmiş, çökmüş ve esir gibi hisseder. Güntülü’nün sert, hâkim, hatta sadist karakteri Selim’in mağrur yapısını çözer; onu kendi karanlığıyla yüzleştirir. Ayşe, Selim’e düzen ve huzur sağlarken Güntülü ona kaderin karanlık yüzünü, geçmişten gelen bir bağı ve ruhunun gizli yarasını hatırlatır.

    Kısacası Selim Pusat Güntülü’de bir kadından fazlasını bulur:
    Geçmişini, kaderini, yenilgisini, korkusunu ve ruhunun karanlık yarısını.
    Ayşe ise bu derinliğe hiç dokunamaz.

    Bu yüzden Selim’in seçimi bir gönül seçimi değil; bir ruhun, kendisini mahveden sese teslim oluşudur.

  • Selim Pusat’a Göre Aşkın Tanımı

    Kesilmiş bir koyunun kasap dükkânındaki manzarası hoşa gitmez, hatta bazılarına iğrenç görünür. Fakat usta bir aşçının elinde nefis bir et yemeği olduğu zaman, dükkândaki manzarasına bakamayanlar bile onu iştahla yer. Aşk da böyledir. Aslında şehvettir yani hayvanî bir istek. Fakat romantik bir muhayyelle onu o kadar süsler ve güzelleştirir ki aşkın ilâhî bir duygu olduğunu inanırız. Yüzlerce yıldan beri bu şairane tarifleri dinleye dinleye insanüstü bir şey olduğunu sanmışızdır. Gerçekte şehvet isteğinden başka bir şey değildir.

    Aşkı yıllarca göklere çıkardık. Kendi acımızı, kendi yalnızlığımızı kutsallaştırmak ister gibi… Şairlerin süslü sözlerini dinledik, masalların büyüsüne kapıldık, kalbimizin çarpıntısını ilâhî bir işaret sandık. Oysa gerçek her zaman oradaydı: Kasap dükkânındaki o çıplak, iğrenç görüntü gibi. Çoğumuz görmekten kaçtığımız için, aşçının tabağına sunulmuş hâliyle avunduk. Parlak bir sosun, güzel bir sunumun ardına saklanan o ilkel gerçeği hiç sorgulamadık.

    Sevgi dediğimiz şeyin altında titreşen hayvanî istek hep vardı. Ama biz ona çiçekli bir isim verdik; şiirlerle, şarkılarla donattık; onu yücelttik ki içimizdeki karanlığı duymayalım. Çünkü insan, kendi çıplak doğasına bakınca ürperir. Şehvet diyemediğimiz her şeyi “aşk” diye etiketledik. Kendimize karşı dürüst olamayışımızı romantizm diye adlandırdık.

    Sonunda ne kaldı? Kendi kendimizi kandırarak büyüttüğümüz bir put. Yüzlerce yıldır aynı yalanı tekrar edip ona inanmaya zorlanan bir insanlık. Ne kadar süslersen süsle, gerçeği değiştirmeyen bir maske.

    Aşkın ilâhî bir duygu olduğuna inanmak daha kolaydı. Çünkü onu hayvansal bir içgüdü olarak kabul etmek, aslında bütün hayatımızı yanlış temeller üzerine kurduğumuzu kabul etmek demekti. Biz de bunu yapamadık.

    Belki de bu yüzden acı çekiyoruz. Çünkü olmayan bir şeyi kutsuyor, olmayan bir derinliğe tutunuyoruz. Oysa geride kalan tek gerçek şu:
    Aşk dediğimiz şey, ruhun değil bedenin fısıltısıydı.
    Biz onu tanrılaştırdık; o ise bizi yüzüstü bıraktı.

  • Belki de Burkay’ın Laneti Üzerimizdedir?

    “Burkay! İyiliğe kemlik ettin. Tanrı seni bedbaht etsin. Kıyamete kadar, dünyaya
    her gelişinde ruhun ızdırap içinde çalkalansın!” dedi. Tanrı bu dileği kabul etti. “
    (Atsız, 1997, s. 8).

  • Ok Atılmayanlardan Biri

    O an söylediği tek cümle beni içimden vurdu: “Ok atılmayanlardan biri…”
    Bir anda bütün ağırlık üzerime çöktü. Kendimi iki bin yıl önceye değil, kendi karanlığımın tam ortasına düşmüş gibi hissettim. Sanki o sözle birlikte geçmişte yaptığım, unuttuğumu sandığım, üstünü toprakla örttüğüm ne varsa bir anda yüzeye çıkmıştı.

    Ben “subay” derken güçlüydüm, hükmeden taraftaydım. O ise sessizce, soğukkanlı bir kabullenişle aslında beni mahkûm eden gerçeği söyledi. Bütün iradem çöktü; çünkü onun o cümlesi benim kim olduğumu değil, kimden kaçtığımı hatırlattı.

    O anda dünya kararmadı aslında. Ben karardım. İçimdeki bütün ışık çekildi.
    Ve o sessizlikte, iki bin yılın yükü tek kelimeye sığdı:
    Kaçtığımı sandığım hiçbir şeyden aslında hiç kaçmamıştım.

  • Burkay

    “Seni ancak ölüm kurtarır. Açığma-Kün, Tanrı’nın sana bir cezasıdır.» dediler. Burkay büyük ızdıraplar içinde öldü. Ölürken yine «Beni seviyor musun?» diye sordu. Kadın onu saçlarıyla sardı, kollarıyla sıktı, öptü. Fakat bir şey demedi. Burkay’ın öldüğünü görünce gözleri yaşardı. İnci gibi yaşlar aktı. «Izdırap çekiyorum!» diye inledi. Fakat «Ben de seni seviyorum.» demedi. Burkay ölmekle ızdıraptan kurtulmuş olmadı. Her yıl bahar olup çiçekler açtıkça, Açığma-Kün’ü görüp sevdiği çam ağacının yanında ruhu dolaşıyor, «Izdırap çekiyorum. Sen de beni seviyor musun?» diye inliyor. O günden bugüne kadar bin yıl geçtiği halde Burkay her bahar orada ağlıyor. Yanında duran Açığma-Kün «Sus, sus, ben de ızdırap çekiyorum.» diye yanıp yakılıyor. Fakat «Ben de seni seviyorum.» demiyor ve yıllar böylece akıp geçiyor.”

  • Mutlak Seveceksin Beni

    Bu şiirde sevda bir mutluluk ya da yükseliş değil; ruhu ele geçiren, kaderin karanlık bir hükmü gibi insanın içini boğan bir esarettir. Atsız’ın kelimelerinde aşk bile bir lütuf değil, alın yazısına kazınmış kaçınılmaz bir zorunluluktur. “Mutlak seveceksin beni” dizesi, bir tutku çağrısından çok, insanın kendi iradesine karşı yenildiği, kaçacak yer bulamadığı bir karanlığı hatırlatır.

    Burada sevda, insanın yüreğine gizlice sızıp sonra onu bütünüyle işgal eden bir hastalık gibidir. Rüzgar gibi inen o duygu, ferahlık değil; ruhu ele geçirdikten sonra dışarı çıkmayan, insanı kendi içine hapseden bir sessiz çöküştür. Atsız’ın dilinde bu aşk, gönülden taşan bir hissiyat değil; insanı kaderin önünde diz çöktüren bir yazgı ağırlığıdır.

    Kalbi “söküp vermek” zorunda kalmak, öte alemde dahi kurtuluş olmadığını bilmek… Bunlar, sevdanın değil; sarsıcı bir yalnızlığın, insanın kendi varlığıyla giriştiği bir mücadelenin karanlık izleridir.

    Atsız’ın burada anlattığı şey aşk değil; kaderin insanın üzerine bıraktığı soğuk bir el, kaçamayacağını bilmenin yarattığı derin bir iç çöküşü. Sevmek bile kişiye ait değildir; çoktan yazılmıştır, çoktan mühürlenmiştir. Ve insan en çok, sevmesi bile kendine ait olmadığında tükenir.

    Peki biz bunun neresindeyiz?

  • Ruh Adam

    Sevginin niçini olmaz ki efendim… Düşünsem belki mâkul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakikî sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar efendim.
  • İtler bile gülecek kimsesizliğimize

    Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden
    Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
    Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
    İtler bile gülecek kimsesizliğimize.