Kategori: Genel

  • Ruh Adam’da Selim Pusat Neden Güntülü’ye Kapıldı? Neden Ayşe Değil?

    Atsız’ın Ruh Adam romanında Selim Pusat’ın Güntülü’ye yönelişi sıradan bir aşk hikâyesi değildir. Bu tercih, romanın metafizik, psikolojik ve kader temalarını belirleyen en kritik unsurlardan biridir.

    Selim, Güntülü’yü ilk kez gördüğünde onda Çamlı Koru’da duyduğu esrarengiz kadın sesini tanır. Bu ses, Selim’in ruhunda yıllardır kapanmayan bir yaradır ve Güntülü konuştuğu anda Selim’in bütün dengesi bozulur. Ayşe hiçbir zaman böyle derin bir etki yaratamaz. Güntülü ise sesiyle, bakışlarıyla, hatta acımasız tavrıyla Selim’in bütün iradesini altüst eder.

    Selim’in Ayşe’ye karşı duygusu nezaket ve alışkanlıktan ibarettir; fakat Güntülü karşısında kendini yenilmiş, çökmüş ve esir gibi hisseder. Güntülü’nün sert, hâkim, hatta sadist karakteri Selim’in mağrur yapısını çözer; onu kendi karanlığıyla yüzleştirir. Ayşe, Selim’e düzen ve huzur sağlarken Güntülü ona kaderin karanlık yüzünü, geçmişten gelen bir bağı ve ruhunun gizli yarasını hatırlatır.

    Kısacası Selim Pusat Güntülü’de bir kadından fazlasını bulur:
    Geçmişini, kaderini, yenilgisini, korkusunu ve ruhunun karanlık yarısını.
    Ayşe ise bu derinliğe hiç dokunamaz.

    Bu yüzden Selim’in seçimi bir gönül seçimi değil; bir ruhun, kendisini mahveden sese teslim oluşudur.

  • Selim Pusat’a Göre Aşkın Tanımı

    Kesilmiş bir koyunun kasap dükkânındaki manzarası hoşa gitmez, hatta bazılarına iğrenç görünür. Fakat usta bir aşçının elinde nefis bir et yemeği olduğu zaman, dükkândaki manzarasına bakamayanlar bile onu iştahla yer. Aşk da böyledir. Aslında şehvettir yani hayvanî bir istek. Fakat romantik bir muhayyelle onu o kadar süsler ve güzelleştirir ki aşkın ilâhî bir duygu olduğunu inanırız. Yüzlerce yıldan beri bu şairane tarifleri dinleye dinleye insanüstü bir şey olduğunu sanmışızdır. Gerçekte şehvet isteğinden başka bir şey değildir.

    Aşkı yıllarca göklere çıkardık. Kendi acımızı, kendi yalnızlığımızı kutsallaştırmak ister gibi… Şairlerin süslü sözlerini dinledik, masalların büyüsüne kapıldık, kalbimizin çarpıntısını ilâhî bir işaret sandık. Oysa gerçek her zaman oradaydı: Kasap dükkânındaki o çıplak, iğrenç görüntü gibi. Çoğumuz görmekten kaçtığımız için, aşçının tabağına sunulmuş hâliyle avunduk. Parlak bir sosun, güzel bir sunumun ardına saklanan o ilkel gerçeği hiç sorgulamadık.

    Sevgi dediğimiz şeyin altında titreşen hayvanî istek hep vardı. Ama biz ona çiçekli bir isim verdik; şiirlerle, şarkılarla donattık; onu yücelttik ki içimizdeki karanlığı duymayalım. Çünkü insan, kendi çıplak doğasına bakınca ürperir. Şehvet diyemediğimiz her şeyi “aşk” diye etiketledik. Kendimize karşı dürüst olamayışımızı romantizm diye adlandırdık.

    Sonunda ne kaldı? Kendi kendimizi kandırarak büyüttüğümüz bir put. Yüzlerce yıldır aynı yalanı tekrar edip ona inanmaya zorlanan bir insanlık. Ne kadar süslersen süsle, gerçeği değiştirmeyen bir maske.

    Aşkın ilâhî bir duygu olduğuna inanmak daha kolaydı. Çünkü onu hayvansal bir içgüdü olarak kabul etmek, aslında bütün hayatımızı yanlış temeller üzerine kurduğumuzu kabul etmek demekti. Biz de bunu yapamadık.

    Belki de bu yüzden acı çekiyoruz. Çünkü olmayan bir şeyi kutsuyor, olmayan bir derinliğe tutunuyoruz. Oysa geride kalan tek gerçek şu:
    Aşk dediğimiz şey, ruhun değil bedenin fısıltısıydı.
    Biz onu tanrılaştırdık; o ise bizi yüzüstü bıraktı.

  • Belki de Burkay’ın Laneti Üzerimizdedir?

    “Burkay! İyiliğe kemlik ettin. Tanrı seni bedbaht etsin. Kıyamete kadar, dünyaya
    her gelişinde ruhun ızdırap içinde çalkalansın!” dedi. Tanrı bu dileği kabul etti. “
    (Atsız, 1997, s. 8).

  • Ok Atılmayanlardan Biri

    O an söylediği tek cümle beni içimden vurdu: “Ok atılmayanlardan biri…”
    Bir anda bütün ağırlık üzerime çöktü. Kendimi iki bin yıl önceye değil, kendi karanlığımın tam ortasına düşmüş gibi hissettim. Sanki o sözle birlikte geçmişte yaptığım, unuttuğumu sandığım, üstünü toprakla örttüğüm ne varsa bir anda yüzeye çıkmıştı.

    Ben “subay” derken güçlüydüm, hükmeden taraftaydım. O ise sessizce, soğukkanlı bir kabullenişle aslında beni mahkûm eden gerçeği söyledi. Bütün iradem çöktü; çünkü onun o cümlesi benim kim olduğumu değil, kimden kaçtığımı hatırlattı.

    O anda dünya kararmadı aslında. Ben karardım. İçimdeki bütün ışık çekildi.
    Ve o sessizlikte, iki bin yılın yükü tek kelimeye sığdı:
    Kaçtığımı sandığım hiçbir şeyden aslında hiç kaçmamıştım.

  • Burkay

    “Seni ancak ölüm kurtarır. Açığma-Kün, Tanrı’nın sana bir cezasıdır.» dediler. Burkay büyük ızdıraplar içinde öldü. Ölürken yine «Beni seviyor musun?» diye sordu. Kadın onu saçlarıyla sardı, kollarıyla sıktı, öptü. Fakat bir şey demedi. Burkay’ın öldüğünü görünce gözleri yaşardı. İnci gibi yaşlar aktı. «Izdırap çekiyorum!» diye inledi. Fakat «Ben de seni seviyorum.» demedi. Burkay ölmekle ızdıraptan kurtulmuş olmadı. Her yıl bahar olup çiçekler açtıkça, Açığma-Kün’ü görüp sevdiği çam ağacının yanında ruhu dolaşıyor, «Izdırap çekiyorum. Sen de beni seviyor musun?» diye inliyor. O günden bugüne kadar bin yıl geçtiği halde Burkay her bahar orada ağlıyor. Yanında duran Açığma-Kün «Sus, sus, ben de ızdırap çekiyorum.» diye yanıp yakılıyor. Fakat «Ben de seni seviyorum.» demiyor ve yıllar böylece akıp geçiyor.”

  • İtler bile gülecek kimsesizliğimize

    Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden
    Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
    Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
    İtler bile gülecek kimsesizliğimize.