Bu şiirde sevda bir mutluluk ya da yükseliş değil; ruhu ele geçiren, kaderin karanlık bir hükmü gibi insanın içini boğan bir esarettir. Atsız’ın kelimelerinde aşk bile bir lütuf değil, alın yazısına kazınmış kaçınılmaz bir zorunluluktur. “Mutlak seveceksin beni” dizesi, bir tutku çağrısından çok, insanın kendi iradesine karşı yenildiği, kaçacak yer bulamadığı bir karanlığı hatırlatır.
Burada sevda, insanın yüreğine gizlice sızıp sonra onu bütünüyle işgal eden bir hastalık gibidir. Rüzgar gibi inen o duygu, ferahlık değil; ruhu ele geçirdikten sonra dışarı çıkmayan, insanı kendi içine hapseden bir sessiz çöküştür. Atsız’ın dilinde bu aşk, gönülden taşan bir hissiyat değil; insanı kaderin önünde diz çöktüren bir yazgı ağırlığıdır.
Kalbi “söküp vermek” zorunda kalmak, öte alemde dahi kurtuluş olmadığını bilmek… Bunlar, sevdanın değil; sarsıcı bir yalnızlığın, insanın kendi varlığıyla giriştiği bir mücadelenin karanlık izleridir.
Atsız’ın burada anlattığı şey aşk değil; kaderin insanın üzerine bıraktığı soğuk bir el, kaçamayacağını bilmenin yarattığı derin bir iç çöküşü. Sevmek bile kişiye ait değildir; çoktan yazılmıştır, çoktan mühürlenmiştir. Ve insan en çok, sevmesi bile kendine ait olmadığında tükenir.
Peki biz bunun neresindeyiz?
Bir yanıt yazın